“Almost Famous” ve Gerçeğin Müzikle Harmanlanan Hatırası
Cameron Crowe’un kült filmi Almost Famous, 70’ler rock sahnesinde geçen nostaljik ve eleştirel bir kimlik yolculuğunu anlatıyor.
2007 yılında eleştirmen Nathan Rabin, Cameron Crowe’un 2005 tarihli romantik komedisi Elizabethtown üzerine bir eleştiri yazısı kaleme aldı. Filmdeki kadın karakter Claire, hikayede yalnızca başrol erkeğin kendini keşfetmesine yardımcı olmak için beliren neşeli ama derinliksiz bir figürdü. Rabin, bu karakteri “duygusal, içe dönük erkekleri hayatın gizemleriyle yüzleştiren, yalnızca hassas erkek senaristlerin hayal gücünde var olan, köpük gibi, yüzeysel yaratık” olarak tanımladı. Ona da bir isim verdi: Manic Pixie Dream Girl.
Eleştiri, yaratıcılığın ölümüdür. Sanatçılar ne kadar aksini söylese de, bir izleyici tarafından onaylanmak, reddedilmekten daha caziptir. Olumsuz yorumları “nefret” olarak damgalayıp olumlu yorumlara sarılmak, bir nevi duygusal çarpıklık yaratır. Oysa her iki yaklaşım da sanatçının öz benliğiyle doğrudan ilişkili değildir. Ve ne yazık ki, bu ikilemi hiçbir yaratıcı tam olarak kabul edemez.
Daha da çarpıcı olanı şuydu: Crowe’un Manic Pixie Dream Girl’ü yaratması, sinemada gelişmekte olan feminist kadın karakter çiziminin önünü kesmiş olabilir. Barbarella’dan Norma Rae’ye, oradan da Fargo’daki Marge Gunderson’a kadar ilerleyen bu çizgi, işlevsel, güçlü kadın karakterlerin doğuşuna işaret ediyordu. Penny Lane ise, bu çizginin ortasında belirsiz bir yerde kaldı.

Penny Lane Gerçekten Ne Kadar “Arketip”?
Almost Famous vizyona girdiğinde Penny Lane yeni bir kadın karakter türü gibi görünüyordu. O, bir işçi hakları savunucusu değildi. Ya da kar kış demeden doğumuna haftalar kala cinayet çözen bir dedektif de değildi. Onun gücü tarif edilemeyen bir çekicilikte, sanki havada asılı kalan bir mırıldanmadaydı. Bu gizemli varoluş, 70’ler nostaljisiyle birleşince Penny, ekranın sınırlarını aşıp gerçekmiş gibi hissettirdi.
Genç Bir Gazetecinin Müzikal Yolculuğu
Almost Famous, 15 yaşındaki William Miller’ın hikayesini anlatıyor. Özgür ruhlu ablası, baskıcı annelerinden kaçarak San Francisco’ya taşındığında, geride rock albümlerinden oluşan bir koleksiyon bırakır. William bu müziklerle büyür ve müzik gazetecisi olmaya karar verir. Çabaları, Lester Bangs’in dikkatini çeker ve William’a Black Sabbath konseri için küçük bir görev verir.
Konserin kulisine giremez, ancak Stillwater grubuna yaptığı övgüler sayesinde onların güvenini kazanır. Kısa süre içinde Rolling Stone dergisi tarafından görevlendirilerek grupla birlikte turneye çıkması istenir. Ve böylece cinsellik, uyuşturucu ve rock’n roll’la dolu nostaljik bir serüven başlar.

Romantizmin Değil, Gerçeğin Peşinde
Biyografik filmlerin en büyük tuzaklarından biri, geçmişi parlatan, “şeker kaplı” bir nostaljiyle anlatmaktır. Fakat Crowe, bunu yapmaz. O, 70’lerde gerçekten Rolling Stone için çalışan genç bir gazeteciydi. “Düşman hattının gerisinde” dolaşan bir müzik sever olarak, o kirli ve çarpık dünyaya içeriden bakma şansı bulmuştu. Profesyoneldi, yetenekliydi ama aynı zamanda sadece bir çocuktu.
Herkes bir başkasına göre gençtir. 12 yaş, 20’ye gençtir. 20 yaş, 37’ye. Hayat, yavaş indirilmiş bir dosya gibi geçer. Sürekli öğreniriz, büyürüz ama bunu çoğu zaman fark etmeyiz. Kendi hikayemizde kahraman olduğumuza inanır, geçmişe dönüp baktığımızda her zaman hazır olduğumuzu, her şeyi en iyi şekilde yaptığımızı düşünürüz. Oysa dürüst bir yüzleşme, nadirdir.
İşte bu yüzden Almost Famous özel bir filmdir. Hem hayali hem gerçeği sevdirir. Bizi, o karmaşanın ortasında bile dürüst olmaya zorlar. “Kendin ol” klişesini yeniden kurar ama sahici bir temele oturtur.
Müziğin İçinde Kendi Hikayeni Yazmak
William, görünüşte bir grubun hikayesini yazmakla görevlidir. Ama asıl hikaye kendi içindedir. O orada birinin dikkatini çekmek, ya da bir ilişkiye girmek için değil; sadece müziği sevdiği için vardır. Müziğin onun içindeki tutkuyu büyütmesi, yazma arzusunu arttırır. Sanat ve kendini bulma süreci birbirini besler.
Russell, William’ın gözünden bakıldığında gerçek yüzüyle tanışır. Onun ilgisi ne abartılı bir hayranlık ne de ilahlaştırılmış bir aşk… Sadece olduğu gibi görüp, o haliyle kabul etme çabasıdır.
Klişeleri Samimiyetle Aşmak
Film, pek çok klişe öğeye sahip: korumacı bir anne, efsaneleşmiş bir abla, hevesli genç bir gazeteci ve dağılmaya yüz tutmuş bir müzik grubu. Ama Almost Famous, bu klişeleri samimi bir anlatımla işlediği için özgün kalır. Rock grubu Stillwater, her ne kadar sisteme karşı olduklarını söyleseler de, aslında sistemin birer parçasıdır. Solist önde olmak ister, gitarist dikkat çeker, diğer grup üyeleri ise neredeyse yok sayılır. Uçak düşme sahnesinde birden bire dile gelen itiraflar, bu dramatik dünyadaki gerçek suskunlukların patlaması gibidir.
Eve Dönmek de Bir Cesarettir
Sonuçta William eve döner. Artık aynı kişi değildir ama asıl dönüşümü, kendini yitirmeden değişmiş olmasıdır. Penny Lane son bir teklif alır ama bu kez kendi seçimini yapar. Russell, belki de ilk kez gerçekten anlaşıldığını fark eder.
Film bize şunu hatırlatır: Yaşamak, hissetmektir. Hayat çoğu zaman açıklanamayan duygularla tanımlanır. Ve büyümek, bu duygulara yer açmaktan geçer. Eve dönmek, kabullenmektir. Bazen yanlış bir adrese mektup yollarsın. Bazen biri seni bir kasa biraya satar. Ve bu da hayattır.

Almost Famous, gençliğin hayal kırıklıkları kadar güzelliğini de, müziğin büyüsü kadar gerçeğini de anlatır. Kendimizi ve başkalarını gerçekten görebilmek için bazen “neredeyse ünlü” olmamız gerekebilir.
70’lerin sahnesi sadece Stillwater’la sınırlı değil. Döneme damga vuran gruplardan biri de Fleetwood Mac. Onların müziğinde de tutku, kriz, dönüşüm ve hayranlık iç içe geçmişti. Eğer 70’ler rock sahnesinin kalbine inmek istiyorsan, Fleetwood Mac üzerine hazırladığımız yazıya da göz atabilirsiniz.