Dazed and Confused: Geçmişte Asılı Kalan Film

Dazed and Confused: Geçmişte Asılı Kalan Film

Dazed and Confused: Geçmişte Asılı Kalan Film

Bazı filmler geçmişi anlatmaz, onu yeniden yaşatır. Richard Linklater’ın Dazed and Confused’u tam da bunu yapıyor.

1993’te vizyona giren film, aslında 1976’ya dair. Fakat işin asıl ilginç yanı, bugün bu filme olan mesafemiz, filmin 70’lere olan mesafesinden bile daha uzak. Bugün bu filme baktığımızda, hem anlattığı zamanı hem de gösterime girdiği dönemi özlüyoruz — bir değil, iki kez geriye bakıyoruz. 

 

b7aabadbb551ccae08a23087aec012c4

 

Ama bu filmi sadece “geçmiş” olarak düşünmek büyük bir kayıp olur. Çünkü Dazed and Confused, belli bir zamana değil, belli bir ruh haline ait: belirsizliğe, tembelliğe, plansızlığa, hayatın “ara” tuşuna basılmış anlarına.

Filmin hiçbir yere varmayan hikayesi, tam da bu yüzden büyülü. Lisenin son günü, kimsenin acelesi yok. Ne büyük bir finale hazırlanıyorlar, ne de hayatlarının yönünü belirlemeye çalışıyorlar. Sadece takılıyorlar. Arabada sigara içiliyor, rock çalıyor, arkadaşlar gülüyor, birileri ergenliğin gölgesinde eziliyor, birileri ise kendini hala genç sanıyor.

Linklater’ın yaptığı şey, bu başıboşluğun içindeki hakiki duyguyu yakalamak. Bir sahnede, bir benzinlik önünde, belki de hiç hatırlamayacağımız bir replikte, kendi gençliğimizin yankısını duyuyoruz.

Takılmanın Sinemadaki En Güzel Hali

Dazed and Confused’un sihri, “büyük” bir şey olmamasında. Ana karakter yok. Alışık olduğumuz anlamda bir hikaye yok. Yetişkinler neredeyse hiç yok. Sadece zamanın içinde süzülen bir grup genç ve onların ortak bir boşluk duygusu var.

Ama bu boşluk, rahatsız edici değil. Aksine, özgürleştirici. Çünkü bu yaşlarda amaçsızlık hala lüks. Henüz hayatın seni bir role zorlamadığı, sadece orada olmanın yeterli sayıldığı o kısa süreli boşlukta.

Foghat’ın “Slow Ride” şarkısı arabada çalıyor, Wiley Wiggins’in gözleri camdan dışarı bakıyor. Biz de bakıyoruz. Ne düşündüğünü tam bilmiyoruz ama ne hissettiğini hepimiz biliyoruz.

 

6c4dc5c6403c802d29fbed2845dfad83

 

Sahnede Değil, Hayatın İçindeler

Filmin güzelliği, roller değil, insanlar izliyor olmamız. Pink (Jason Landon) mesela, popüler ama kendini sorgulayan biri. O’Bannion (Ben Affleck) ise toksik maskülenliğin erken çürüyen bir örneği. Wooderson (Matthew McConaughey) … Onu anlatmaya gerek bile yok. Ya da belki var: “Alright, alright, alright.”

Hepsinin içinde biraz ışık, biraz da karanlık var. Tıpkı bizim gibi.

Zamansız Olan Tek Şey: Kaybolma Hakkı

Bugünün dünyasında genç olmak, sürekli bir başarı telaşıyla yaşamak demek.
LinkedIn profiliyle ergenliğe adım atan bir nesil var artık. Ama Dazed and Confused, bize başka bir gençliği hatırlatıyor. Hiçbir şey yapmadan saatlerce gezilen, sadece eğlenmek için eğlenilen, her şeyin mümkün, hiçbir şeyin acil olmadığı o geçici boşluk.

Bazen hiçbir yere gitmeden de yolda olmanın güzel olduğunu hatırlatıyor. Hayat sonsuza kadar böyle kalmayacak ama belki bir yerlerde hep bu hissi özleyeceğiz.

Bugünün dünyasında genç olmak, sürekli bir şey olma telaşıyla yaşamak demek. Ama Dazed and Confused, bize Hiçbir şey yapmadan saatlerce gezilen, sadece eğlenmek için eğlenilen, her şeyin mümkün, hiçbir şeyin acil olmadığı o geçici boşluğu hatırlatıyor.

 

aae04fdbfb89a278463567731aecc175

Benzer Yazılar