Kadın DJ’ler 30 Yıl Önce Neredeydi: Elektronik Müziğin Görünmeyen Kahramanları ve Bugünkü Değişim
Bir an için 1990’ların başına gittiğinizi hayal edin… Dumanlı kulüpler, strob ışıkları, analog mikserler ve kabinin arkasında çoğunlukla erkek DJ’ler. Peki ya kadınlar? Gerçekten yoklar mıydı, yoksa sadece görünmüyorlar mıydı?
Elektronik müzik tarihi çoğu zaman erkek isimler üzerinden yazıldı. Detroit, Chicago, Berlin denince akla gelen figürlerin büyük bölümü erkek. Oysa aynı dönemde plak çantalarını omuzlayan, kulüplerde sabaha kadar set çalan, kendi kolektiflerini kuran kadın DJ’ler de vardı. Ancak onların hikâyesi çoğu zaman “istisna” olarak anlatıldı. İşte mesele tam da burada başlıyor.
90’larda Kabine Çıkmak: Yetenekten Fazlası Gerekiyordu
Bugün DJ olmak hâlâ kolay değil ama 30 yıl önce kadınlar için mesele sadece müzik bilgisi değildi. “Gerçekten miks yapabiliyor musun?” sorusu, çoğu erkek DJ’e yöneltilmezken kadınlara neredeyse otomatik olarak soruluyordu. Üstelik bu soru çoğu zaman teknik bir meraktan değil, açık bir önyargıdan besleniyordu.
O dönem DJ’lik fiziksel olarak da daha zahmetliydi. Dijital arşiv yoktu; yüzlerce plak taşımak gerekiyordu. Setup kurmak, needle değiştirmek, miks sırasında yaşanan teknik sorunları çözmek… Ama asıl yük zihinseldi. Sürekli kendini kanıtlama baskısı, her hatanın “kadın DJ’ler zaten…” genellemesine mal edilmesi… Düşünsenize, tek bir performansla tüm cinsiyetinizi temsil etmek zorunda kalıyorsunuz.
Birçok kadın DJ için kulüp kabini sadece müzik yapılan bir alan değildi; aynı zamanda görünürlük mücadelesinin verildiği bir sahaydı. Mekân sahipleri, organizatörler ve hatta seyirciler tarafından ciddiye alınmak zaman alıyordu. “Dekoratif unsur” muamelesi görmek, teknik bilgiyle değil görünüşle değerlendirilmek sık karşılaşılan bir durumdu.
Yine de geri adım atmadılar. Çünkü elektronik müzik kültürü zaten başlı başına alternatif bir alandı. Ana akıma karşı duran bir sahnede, kadınların da kendilerine alan açması kaçınılmazdı.

Görünmeyen Emek: Sadece DJ’lik Değil, Kültür İnşası
Şunu çoğu zaman unutuyoruz: Bir DJ sadece set çalmaz. Aynı zamanda bir kültür taşır, bir estetik kurar, bir topluluk oluşturur. 90’larda kadın DJ’ler tam da bunu yaptı.
Kimi kendi plak şirketini kurdu, kimi radyo programı yaptı, kimi yeni isimlere sahne açtı. Bu çabalar, elektronik müziğin yerel sahnelerinde ciddi bir çeşitlilik yarattı. Özellikle yeraltı kulüp kültüründe kadınların etkisi, resmi tarihte anlatıldığından çok daha büyüktü.
Berlin, Manchester, Detroit ya da Paris… Bu şehirlerin elektronik müzik hafızasında kadın DJ’lerin izi var. Ancak çoğu zaman afişin en üstünde değil, küçük puntolarda. Ve belki de asıl mesele tam olarak bu görünmezlikti.

Dayanışma: Yalnızlıktan Kolektife
Zamanla şunu fark ettiler: Yalnız değiller. Farklı şehirlerde benzer deneyimler yaşayan kadın DJ’ler bir araya gelmeye başladı. Kolektifler, atölyeler, mentorluk ağları kuruldu. Amaç sadece daha fazla sahne almak değildi; bilgi paylaşmak ve sektörde kalıcı bir dönüşüm yaratmaktı.
Bu kolektifler güvenli alanlar sundu. Yeni başlayan DJ’ler ekipman kullanmayı öğrenirken aynı zamanda sektörde karşılaşabilecekleri zorluklara karşı da hazırlanıyordu. Deneyim aktarımı, özgüveni artırdı. Rol modeller görünür hâle geldi.
Benim en çarpıcı bulduğum nokta şu: Dayanışma, rekabet kültürünün önüne geçti. Elektronik müzik çoğu zaman bireysel başarı hikâyeleri üzerinden anlatılır. Oysa burada kolektif bir ilerleme söz konusuydu. Bir kişi sahne aldığında, aslında birçok kişinin önünü açıyordu.
2010’lar: Veriler Konuşmaya Başladı
2010’ların ortasına gelindiğinde tartışma daha görünür bir hâl aldı. Festival line-up’larında cinsiyet dengesi konuşulmaya başlandı. Araştırmalar, büyük etkinliklerde kadın DJ oranının oldukça düşük olduğunu gösteriyordu. Sosyal medya bu noktada ciddi bir kaldıraç etkisi yarattı.
Organizatörler artık “tamamı erkek” programlar hazırladıklarında eleştiriliyordu. Bu eleştiriler bazı festivallerde daha dengeli line-up’lar oluşturulmasına yol açtı. Fakat burada başka bir soru doğdu: Temsil artışı gerçek bir zihniyet değişimi mi, yoksa geçici bir duyarlılık mı?
Pandemi döneminde dijital etkinlikler çeşitlilik açısından umut verici bir tablo sundu. Farklı kimliklerden sanatçılar daha fazla görünürlük kazandı. Ancak fiziksel etkinlikler geri döndüğünde eski alışkanlıkların da hızla geri geldiğini söyleyenler oldu.

Bugün: Daha Görünür, Daha Güçlü… Ama Yeterli mi?
Bugün tablo 90’lara kıyasla çok farklı. Büyük festivallerde headliner olan kadın DJ’ler var. Kendi plak şirketlerini yöneten, eğitim programları düzenleyen, genç isimlere mentorluk yapan güçlü figürler var. Genç bir kadın DJ için artık “örnek alabileceği kimse yok” demek zor.
Ancak mesele sadece sayısal artış değil. Ücret eşitsizliği, sahne saatleri, karar mekanizmalarındaki temsil oranı gibi konular hâlâ tartışılıyor. Birçok DJ hâlâ teknik yeterliliğinin sorgulandığını, sosyal medyada cinsiyetçi yorumlara maruz kaldığını dile getiriyor.
Yani evet, ilerleme var. Ama tamamlanmış bir hikâye yok. Daha çok, devam eden bir süreç var.
Türkiye’den Bakınca
Bu dönüşüm sadece Berlin ya da Londra’da yaşanmıyor. İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de de elektronik müzik sahnesi son 15 yılda ciddi bir değişim geçirdi. Kadın DJ’lerin sayısı arttı, kolektif yapılar güçlendi, bağımsız etkinlikler çoğaldı.
Yine de benzer sorular burada da geçerli: Line-up’lar ne kadar dengeli? Ücret politikaları ne kadar şeffaf? Kulüp kültürü gerçekten kapsayıcı mı? Bu soruların net cevapları yok ama tartışmanın kendisi bile önemli bir adım.
Çünkü kültürel dönüşüm, bir gecede olmuyor. Küçük ama istikrarlı adımlarla gerçekleşiyor.

Geleceğe Dair Bir İhtimal
Elektronik müzik her zaman sınırları zorlayan bir kültür oldu. Yeni sesler, yeni teknolojiler, yeni mekânlar… Belki de sıradaki büyük dönüşüm, çeşitliliğin artık “özel bir başlık” olmaktan çıkması olacak.
Düşünsenize, bir festival afişine bakıp cinsiyet oranını hesaplama ihtiyacı hissetmediğiniz bir dünya. DJ’in kimliğinden çok setinin konuşulduğu bir sahne. Aslında hedef bu kadar basit.
30 yıl önce kabine çıkan kadın DJ’ler çoğu zaman yalnız savaşıyordu. Bugün ise arkalarında bir topluluk, önlerinde daha açık bir alan var. Ama bu alanın kalıcı olması, sadece sanatçılara değil; organizatörlere, dinleyicilere ve sektördeki herkese bağlı.
Belki de asıl soru şu: Elektronik müzik kültürü, gerçekten eşitliği “norm” hâline getirmeye hazır mı? Yoksa hâlâ bunu bir “ilerleme başlığı” olarak mı konuşacağız?
Siz ne düşünüyorsunuz… Değişim yeterince hızlı mı, yoksa hâlâ yolun başında mıyız?