HAYAO MİYAZAKİ
Hayao Miyazaki’nin filmlerinde bazen hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür. Bir karakter pencerenin önünde oturur, bir başkası yemek hazırlar, rüzgâr ağaçların arasından geçer. Hikâye acele etmez. Kamera, büyük bir olay yaşanmasını beklemek yerine sıradan anların içinde dolaşır.
Ama tam da bu sakinlik, Miyazaki dünyasının en güçlü tarafıdır.
Çünkü onun filmlerinde büyü, yalnızca gökyüzünde uçan kalelerde ya da konuşan yaratıklarda yaşamaz. Bir sofrada, bir yolculukta, sessizce bekleyen bir karakterin yüzünde de kendini gösterir. Miyazaki, fantastik dünyaları kullanarak insan olmanın karmaşık hâllerini anlatır.
HIKAYELER KARAKTERLERDEN DOGAR
Pek çok film, önce büyük bir olayla başlar. Bir tehdit ortaya çıkar, kahraman bir görev üstlenir ve hikâye hızla ilerler.
Miyazaki ise çoğu zaman tersine bir yol izler.
Onun için önemli olan, karakterin nereye gideceğinden önce kim olduğudur. Korkuları, merakı, öfkesi ve dünyayla kurduğu ilişki hikâyenin yönünü belirler.
Bu nedenle Spirited Away‘de Chihiro’nun yolculuğu yalnızca ailesini kurtarma çabası değildir. Aynı zamanda çekingen bir çocuğun bilinmeyen bir dünyada kendi gücünü keşfetmesidir.
Miyazaki’nin karakterleri kusursuz değildir. Hata yaparlar, korkarlar ve bazen ne yapacaklarını bilemezler. Ancak onları ilgi çekici kılan da tam olarak budur.

ISTEDIKLERI DEGIL, IHTIYAC DUYDUKLARI
Miyazaki’nin kahramanları her zaman istediklerine ulaşamaz.
Hatta çoğu zaman hikâye onları hiç beklemedikleri yerlere götürür.
Fakat bu yolculukların sonunda karakterler, başlangıçta farkında olmadıkları bir şey kazanır. Cesaret, sabır, sorumluluk ya da başkalarını anlama becerisi…
Bu yaklaşım, Miyazaki’nin hikâyelerini klasik kahraman anlatılarından ayırır.
Karakterler yalnızca bir ödüle ulaşmak için mücadele etmez. Yaşadıkları deneyimler onları dönüştürür. Değişim, hikâyenin sonunda verilen bir ödül değil, yolculuğun kendisidir.
Belki de bu yüzden Miyazaki filmlerinde zafer anları bile çoğu zaman gösterişli değildir.

SESSIZLIK DE HIKAYENIN BIR PARCASI
Günümüz sinemasında sessizlik çoğu zaman boşluk olarak görülür. Bir sahnede mutlaka bir diyalog, müzik ya da yeni bir gelişme yaşanması beklenir.
Miyazaki ise sessizliği anlatının merkezine yerleştirir.
My Neighbor Totoro‘daki bekleyişler, Spirited Away‘deki tren yolculuğu ya da Kiki’s Delivery Service‘teki sakin anlar, olay örgüsünü ilerletmek için tasarlanmamıştır.
Bu sahneler karakterlere düşünme alanı açar.
İzleyici de onların yanında durur. Hikâyeyi dışarıdan izlemek yerine, o dünyanın ritmine uyum sağlar.
Miyazaki’nin filmlerindeki sessizlik, hiçbir şeyin olmadığı bir zaman değildir. Tam tersine, duyguların görünür hâle geldiği bir alandır.

KUCUK ANLARIN BUYUSU
Miyazaki dünyasında yemek hazırlamak yalnızca bir günlük iş değildir.
Bir karakterin sofraya oturması, başka biri için yemek yapması ya da birlikte bir şey paylaşması; güveni, sevgiyi ve aidiyeti anlatabilir.
Bu yüzden filmlerindeki yemek sahneleri izleyicide güçlü bir sıcaklık hissi bırakır.
Benzer şekilde yürümek, dinlenmek veya manzarayı izlemek de hikâyenin önemli parçalarıdır.
Bu küçük ayrıntılar, fantastik dünyaları daha gerçek kılar.
Uçan bir kaleye ya da dev bir yaratığa inanmak, karakterlerin sıradan ihtiyaçlarını gördüğümüzde çok daha kolaylaşır. Çünkü o dünyalar ne kadar büyülü olursa olsun, içlerinde yaşayanların duyguları tanıdıktır.

DOGA SADECE BIR ARKA PLAN DEGIL
Miyazaki filmlerinde doğa, dekor olarak kullanılmaz.
Rüzgârın yönü, yağmurun sesi, ağaçların hareketi ve gökyüzünün rengi hikâyenin duygusunu değiştirir.
Bazen doğa koruyucu ve huzurludur. Bazen de insanın kontrol edemediği güçlü bir varlığa dönüşür.
Princess Mononoke bu ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Film, doğayı yalnızca korunması gereken güzel bir alan olarak göstermez. İnsanların kararlarından etkilenen, kendi gücü ve öfkesi olan canlı bir dünya yaratır.
Miyazaki’nin doğaya yaklaşımı basit bir iyi-kötü ayrımına dayanmaz.
İnsanlar zarar verebilir ama değişebilir. Doğa güçlüdür ama kırılgan da olabilir. Bu karmaşıklık, filmlerinin hâlâ güncel görünmesini sağlar.
BUYU, GERCEKTEN KACMAK DEGIL
Miyazaki’nin fantastik dünyaları ilk bakışta gerçeklikten uzak görünür.
Konuşan kediler, ruhlar, uçan araçlar ve gizemli yaratıklar bu evrenlerin doğal parçalarıdır.
Ancak bu büyülü öğeler, gerçek hayattan kaçmak için kullanılmaz.
Aksine, gerçek duyguları daha görünür hâle getirir.
Korku bir canavara dönüşebilir. Yalnızlık, uzun bir yolculukta hissedilebilir. Büyümek ise hiç tanımadığın bir dünyada sorumluluk almak anlamına gelebilir.
Miyazaki, fantastik anlatıyı insan deneyimini açıklayan bir dil gibi kullanır.
Bu yüzden filmleri çocuklara hitap etse bile yalnızca çocuklar için değildir.

MIYAZAKI’NIN FILMLERI NEDEN HALA ETKILI?
Teknoloji değişiyor, animasyon teknikleri gelişiyor ve hikâye anlatma biçimleri dönüşüyor.
Buna rağmen Miyazaki’nin filmleri yıllar geçtikçe eskimiyor.
Çünkü onların merkezinde zamana bağlı olmayan duygular var.
Korkmak, kaybolmak, bir yere ait olmak istemek, büyümek ve değişmek…
Bu duygular her kuşakta farklı biçimlerde yaşanıyor. Miyazaki ise onları büyük sözlere ihtiyaç duymadan anlatıyor.
Bazen bir karakterin sessizce ufka bakması yeterli oluyor.
SONUC
Hayao Miyazaki’nin filmlerini unutulmaz yapan şey, yalnızca yarattığı fantastik dünyalar değil. Asıl güç, bu dünyaların içinde yaşayan karakterlerin duygularında saklı. Sessizliğe yer açan, küçük anları önemseyen ve kahramanlarını kusurlarıyla birlikte anlatan Miyazaki, animasyonun yalnızca hayal kurmakla ilgili olmadığını gösteriyor.
Onun filmlerinde büyü her zaman büyük bir olayla başlamıyor.
Bazen yalnızca rüzgâr esiyor ve hikâye yeniden canlanıyor.